AVRUPA KENDİNDEN KAÇIYOR: FATURA GÖÇMENLERE KESİLİYOR

Bir zamanlar dünyanın teknolojisini geliştiren, sanayisini yöneten, sermayesini kontrol eden ve siyasi kurallarını belirleyen Avrupa bugün bambaşka bir gerçekle karşı karşıya.

Avrupa Birliği, dünyaya geç kalmışlığının faturasını göçmenlere kesmeye başladı.

Almanya'daki eyalet seçimlerinde aşırı sağın yükselişi, aslında uzun zamandır suyun altında ilerleyen bir denizaltının yüzeye çıkışıdır.

Bu yalnızca Almanya'nın meselesi de değildir.

Fransa'da Le Pen'in ve benzer siyasi hareketlerin güçlenmesinde, Avrupa'nın diğer ülkelerinde milliyetçi ve göçmen karşıtı partilerin yükselişinde aynı dalganın izlerini daha fazla göreceğiz.

Çünkü Avrupa'nın problemi artık sadece göç değildir.

Avrupa'nın problemi, dünyanın değişim hızına yetişememesidir.

Bir zamanlar dünyanın teknolojisini geliştiren, sanayisini yöneten, sermayesini kontrol eden ve siyasi kurallarını belirleyen Avrupa bugün bambaşka bir gerçekle karşı karşıya.

Ekonomileri eski dinamizmini kaybetti.

Üretimde Çin'in oluşturduğu rekabet baskısı giderek ağırlaşıyor.

Teknolojinin kritik alanlarında ABD ve Asya'nın gerisine düştüler.

Yapay zekâ yarışında ABD ve Çin'in arkasından geliyorlar.

Ukrayna savaşı ise Avrupa ordularının mühimmat stoklarından üretim kapasitesine kadar uzun süreli modern bir savaşa ne kadar hazırlıksız olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka gerçek daha var:

Avrupa yaşlanıyor.

Yaşlanan nüfus, küçülen iş gücü ve yıllardır devam eden refah düzeni Avrupa ekonomilerinin insan kaynağı sorununu büyütüyor.

Üstelik Avrupalıların yapmak istemediği ağır, düşük ücretli ve hizmet yoğun işlerin önemli bölümü yıllardır göçmenlerin omuzlarında.

Dolayısıyla Avrupa'nın önünde büyük bir paradoks var:

Göçmene ihtiyacı var ama göçmeni istemiyor.

İşte tehlike burada başlıyor.

Bugün tartışılan düzensiz göçmenlerdir.

Yarın vatandaşlık alamamış göçmenler tartışılabilir.

Sonra uzun yıllardır Avrupa'da yaşayan fakat vatandaş olmayan insanların oturma ve çalışma hakları gündeme gelebilir.

Ekonomik sıkıntılar derinleştikçe siyasi iktidarlar kendi başarısızlıklarının nedenini anlatmak için daha kolay hedefler arayacaktır.

Ve göçmenler bunun için son derece kullanışlı bir siyasi adres haline geliyor.

Ancak bundan daha tehlikeli bir aşama var.

Avrupa'nın bir noktada;

“Bu kadar demokrasi, bu kadar insan hakkı bize zarar veriyor.”

demeye başlaması...

Asıl kırılma orada yaşanacaktır.

Çünkü göç sorunlarının nedeni olarak demokratik haklar, hukuk devleti ve insan hakları gösterilmeye başlanırsa Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında üzerine inşa edildiği siyasi düzen sorgulanmaya başlanır.

Daha da önemlisi, bu düşünceler yalnızca seçim meydanlarında kalmayıp yasalara dönüşürse mesele artık göç politikası olmaktan çıkar.

Avrupa'nın rejim tartışmasına dönüşür.

Göçmenlere karşı başlayan hak sınırlamaları zaman içerisinde toplumun başka kesimlerine de uzanabilir.

Toplumsal gerilimler artabilir.

Yabancı düşmanlığı sokak şiddetine, organize saldırılara ve terör eylemlerine dönüşebilir.

Ve Avrupa, kendi elleriyle yeniden tehlikeli tarihsel fay hatlarını harekete geçirebilir.

AB'NİN KENDİSİ DE DEĞİŞECEK

Ben Avrupa Birliği'nin bugünkü yapısıyla uzun vadede devam edebileceğine de inanmıyorum.

AB'nin geleceğinde parçalanmadan ziyade yeniden kümelenme ihtimalini daha güçlü görüyorum.

Bir süre sonra Avrupa'nın içerisinde ekonomik güçleri, güvenlik anlayışları ve siyasi öncelikleri birbirinden farklı iki veya üç ayrı devletler grubu oluşabilir.

Çünkü Avrupa Birliği'nin genişlemesi beraberinde önemli ekonomik ve siyasi maliyetler de getirdi.

Yeni üyeler ile eski Avrupa'nın ekonomik yapıları arasında ciddi farklar bulunuyor.

Üstelik Rusya tehdidi, göç, enerji güvenliği ve savunma harcamaları konusunda Avrupa ülkelerinin çıkarları her zaman örtüşmüyor.

Dolayısıyla geleceğin Avrupa'sı bugünkü gibi tek hızla hareket eden bir birlik değil, farklı hızlarda hareket eden birkaç Avrupa olabilir.

EN TEHLİKELİ FAY HATTI: BALKANLAR

Bu dönüşüm içerisinde en dikkat edilmesi gereken bölgenin Balkanlar olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Balkanlar'ın sorunu göç değildir.

Balkanlar'ın sorunu tarihtir.

Milliyetçilikler...

Etnik fay hatları...

Din...

Sınırlar...

Ve tamamlanmamış hesaplaşmalar...

Özellikle Sırbistan çevresindeki radikal milliyetçi hareketler ile bölgedeki tarihsel gerilimler yeniden tehlikeli bir ortam yaratabilir.

Avrupa'nın yaşayacağı büyük bir siyasi ve güvenlik krizinin ilk provasının Balkanlar'da görülmesi beni şaşırtmaz.

Çünkü Balkanlar küçük bir coğrafyada büyük tarihlerin sıkıştığı bir bölgedir.

Ve tarih orada hiçbir zaman tamamen uyumaz.

ÜÇ ÜLKEYE DİKKAT

Böylesine büyük dönüşüm dönemlerini yalnızca ekonomik büyüklükler üzerinden okumamak gerekir.

Devlet geleneği önemlidir.

Diplomatik hafıza önemlidir.

Askeri güç önemlidir.

Coğrafya önemlidir.

Ve imparatorluk geçmişinden kalan stratejik refleksler önemlidir.

Avrupa coğrafyasının çevresinde bu refleksleri taşıyan üç önemli ülke bulunuyor:

Rusya.

İngiltere.

Türkiye.

Rusya zaten Avrupa'nın güvenlik mimarisini değiştirmek için harekete geçti.

İngiltere Brexit ile Avrupa Birliği'nin geleceğinden kendisini ayırarak kendi stratejik hareket alanını oluşturdu.

Türkiye ise Avrupa'nın hâlâ gerektiği kadar ciddiye almadığı ülke.

Oysa haritaya biraz uzaktan bakıldığında başka bir gerçek görülüyor.

Balkanlar...

Karadeniz...

Kafkasya...

Orta Doğu...

Doğu Akdeniz...

Bütün bu kriz alanlarının kesiştiği yerde Türkiye bulunuyor.

Bu nedenle Avrupa'nın gelecekteki güvenlik mimarisini Türkiye'yi dışarıda bırakarak kurabilmesi giderek zorlaşacaktır.

YUNANİSTAN–İSRAİL YAKINLAŞMASINI BİR DE BURADAN OKUYUN

Yunanistan'ın İsrail ile giderek derinleşen askeri ve stratejik ilişkilerini de yalnızca Türkiye-Yunanistan rekabeti veya Doğu Akdeniz enerji politikaları üzerinden okumamak gerekir.

Mesele bundan daha büyük olabilir.

Avrupa'nın gelecekte yaşayabileceği güvenlik boşluğu...

ABD'nin Avrupa ve Orta Doğu'daki önceliklerinin değişmesi...

Rusya'nın yeniden güç siyasetine dönmesi...

Türkiye'nin bölgesel ağırlığının artması...

Bütün bunlar Doğu Akdeniz'de yeni güvenlik ortaklıkları oluşturuyor.

Yunanistan–İsrail yakınlaşmasına bir de buradan bakmak gerekir.

Çünkü Avrupa'nın önündeki gerçek mesele göçmenler değildir.

Avrupa'nın gerçek korkusu;

ekonomik üstünlüğünü,

teknolojik liderliğini,

demografik canlılığını

ve güvenlik kapasitesini

aynı dönemde kaybetme ihtimalidir.

Göçmenler ise giderek bütün bu başarısızlıkların siyasi faturasının kesildiği adres haline geliyor.

Fakat Avrupa'nın unutmaması gereken bir şey var:

Bir toplum kendi sorunlarının sebebini kendi hatalarında değil de içindeki yabancılarda aramaya başladığında, sorunlarını çözmez.

Sadece kendisine yeni ve çok daha tehlikeli bir sorun yaratır.

08 Eylül 2026

Hasan Fatih Özsümer