BORSA KİMİN İÇİN VAR?

Özellikle şirket sahiplerinin hisseleri üzerinde yapılabilecek sert fiyat hareketlerine karşı koyacak mali güce sahip olmadığı tahtalarda, küçük yatırımcı çok daha savunmasız kalabilir.

Şirketlere kredi vermek, onları uygun finansman imkânlarıyla desteklemek ya da üretimi ve yatırımı teşvik edecek başka tedbirler uygulamak yerine, şirketlerin Borsa'ya kote olmasının önü açıldı.

Birileri faizden, dövizden değil de Borsa'dan kazansın denildi belki...

Ama sonuçta risk, adeta vatandaşa paylaştırıldı.

BİST 30 ya da BİST 100'deki büyük şirketlerin hisselerinde istediğiniz gibi spekülatif hareketler yapmak kolay değildir. Ancak Borsa'ya yeni girmiş, görece küçük ölçekli şirketlerin hisselerinde durum farklı olabilir.

Özellikle şirket sahiplerinin hisseleri üzerinde yapılabilecek sert fiyat hareketlerine karşı koyacak mali güce sahip olmadığı tahtalarda, küçük yatırımcı çok daha savunmasız kalabilir.

Doldur-boşalt yapılır.

Hisse şişirilir.

Ardından havası alınır.

Sonunda olan, kısa zamanda para kazanma ümidiyle Borsa'ya giren küçük yatırımcıya olur.

Üstelik yakın geçmişte Borsa İstanbul'da işlem gören şirketlerin konkordato süreçlerine girdiğini de gördük.

Burada sorulması gereken soru basit:

Bir şirketin mali yapısı bu noktaya gelirken denetleyici ve düzenleyici mekanizmalar ne kadar erken devreye giriyor? Yatırımcıyı korumak için yeterli tedbir zamanında alınıyor mu?

Çünkü hiçbir şirket bir gecede mali darboğaza girmiyor.

Borçluluk, nakit akışı, finansman giderleri, ödeme güçlüğü ve bilanço bozulmaları çoğu zaman belirli bir süreç içerisinde ortaya çıkıyor.

O halde yatırımcının, "Bu şirket buraya gelirken siz ne gördünüz, ne yaptınız?" diye sorma hakkı da var.

40 MAĞAZALI BİR ÇEREZCİNİN DEĞERİ NE?

Gelelim başka bir örneğe...

Yaklaşık 40 mağazası bulunan bir kuruyemiş şirketi Borsa'ya girdi.

Fıstık satıyor.

Leblebi satıyor.

Hurma, lokum, kuruyemiş satıyor.

Bildiğiniz çerezci işte...

Çitlekçi'nin halka arzında sermaye artırımı yoluyla satılan 30 milyon adet paydan, hisse başına 73,70 TL fiyatla şirket için yaklaşık 2,21 milyar TL brüt kaynak yaratıldı.

Yanlış okumadınız:

2 milyar 211 milyon lira.

Şimdi meseleyi biraz sadeleştirelim.

Ben burada finansal analiz yapmıyorum. Şirketin stokunu, markasını, cirosunu, kârlılığını, gayrimenkullerini ya da gelecekte yaratacağı nakit akışını yok sayarak bilimsel bir şirket değerlemesi yaptığımı da iddia etmiyorum.

Sadece sokaktaki vatandaşın anlayacağı basit bir soru soruyorum:

Bu değerlemeler reel ekonomide karşılığını ne ölçüde buluyor?

Bir kuruyemiş mağazasını bugün gidip sıfırdan açmanın maliyeti nedir?

Aynı mağazayı çalışanı, stoğu, müşteri portföyü ve cirosuyla satın almak isteseniz kaç para ödersiniz?

Peki Borsa'daki şirket değerlemeleriyle reel hayattaki işletme değerleri arasındaki fark neden bu kadar büyüyebiliyor?

Asıl tartışmamız gereken yer burası.

Çünkü halka arz demek yalnızca şirketlere kaynak sağlamak değildir.

Halka arz aynı zamanda vatandaşın tasarrufunu o şirkete ortak etmeniz demektir.

Dolayısıyla sistem şirketi koruduğu kadar yatırımcıyı da korumak zorundadır.

KÜÇÜK YATIRIMCI NEREDE?

Borsa'nın temel işlevlerinden biri, tasarrufları üretime ve yatırıma yönlendirmektir.

Şirket büyür.

Yatırım yapar.

İstihdam yaratır.

Üretir.

Kazandıkça ortağı olan yatırımcı da kazanır.

Olması gereken budur.

Ama sistem, kısa sürede şişirilen ve ardından sert biçimde düşen hisselerin küçük yatırımcıya devredildiği bir düzene dönüşürse vatandaş sermaye piyasasına güvenmez.

Bir kere yanılır.

İki kere yanılır.

Üçüncüsünde parasını alır, gider altına yatırır.

İşte asıl mesele de burada başlıyor.

SONRA NEDEN ALTIN ALIYORUZ DİYORUZ

Bu ülkede sermaye piyasalarına olan güveni sağlayamazsak vatandaş tasarrufunu daha fazla altına gömer.

Biz de daha fazla altın ithal ederiz.

Döviz vererek altın alırız.

Vatandaşımız o altını satın alır ve ardından yastığının altına koyar.

Böylece ülkenin dövizi dışarı çıkar, vatandaşın nakdi de ekonomik sistemin dışına çekilir.

Sonra devlet ve finans sistemi nakit arar.

Ya para arzı genişler ve bunun enflasyon üzerindeki etkileriyle uğraşılır ya da yüksek maliyetlerle borçlanılır.

Çark dönmeye devam eder ama giderek daha fazla zorlanır.

Oysa sermaye piyasasının amacı bu olmamalı.

Vatandaşın parasını üretime kanalize eden, şirketlerin büyümesini sağlayan ve yatırımcıyı da bu büyümenin ortağı yapan güvenilir bir yapı oluşturmak zorundayız.

Bunun için daha fazla gong çalmak yetmez.

O gong çaldıktan sonra küçük yatırımcının başına ne geldiğine de bakmak gerekir.

19 Eylül 2026

Hasan Fatih Özsümer