Kadife Eldivenlerin Ardındaki Çelik Pençeler

Kimse hangi cümleyi yutup sustuğumuzu, hangi insandan sessizce vazgeçtiğimizi, hangi hayali içimize gömdüğümüzü bilmedi.

Ne yalnız kaldık be abi…

Kalabalıkların ortasında, kendi sesimizi bile duyuramayacak kadar yalnız.

Bizimkisi hiçbir zaman sıradan bir hayat olmadı.

Hep bir şeylere yetişmek zorunda kaldık.

Bir yerlere varmak, birilerine yetişmek, birilerinin yarasını sarmak, birilerinin yükünü omuzlamak…

Kendi içimizde kanayan yerleri saklayıp başkalarının yaralarına merhem olduk.

Belki de en büyük yanılgımız buydu.

Herkese yetmeye çalışırken kendimize eksik kaldık.

Sırtımızı okşayan eller oldu elbette.

Ama o ellerin bazılarında, kadifenin altında saklanan çelik pençeler vardı.

Biz sıcaklığına aldandık dokunuşların.

Sonradan anladık…

Bazı eller insanı tutmak için değil, düşeceği yeri hazırlamak için uzanıyormuş.

Doğruyu bulmak için yanlışlara saptık.

Kimi kapıları yanlış zamanda çaldık, kimi insanlara gereğinden fazla güvendik, kimi yollarda kendimizi kaybettik.

Ama ne gariptir ki, hayatın bize bıraktığı en kıymetli izler hep o yanlışların içinden çıktı.

Canımızı yakan hatalarımız oldu.

Hem de öyle yaralar açtı ki bazıları, üzerlerinden yıllar geçse de insanın içinde sızlamaya devam etti.

Yine de dönüp baktığımızda…

Belki de hayatımızın en güzel hatalarını biz yaptık be usta.

Çünkü biz yaşadık.

Gerçekten yaşadık.

Herkes kendi gecesine çekildiğinde,

şehir sustuğunda,

insanlar sırtüstü uzanıp gökyüzünün sessizliğine kendilerini bıraktığında…

Biz kendi içimizde savaşlar verdik.

Kimi gece gözyaşlarımızı yastığa bıraktık.

Kimi gece sabaha kadar, bizi içine çeken o görünmez cendereden nasıl kurtulacağımızı düşündük.

Kimsenin görmediği yerlerde kırıldık.

Kimsenin duymadığı sessizliklerde dağıldık.

Sonra sabah oldu.

Yüzümüzü yıkadık.

Kimse hiçbir şey anlamasın diye yeniden insan içine karıştık.

En çok da dua ettik.

Bazen göğe kaldırdığımız ellerimiz yoruldu.

Dualarımız yetmediğinde, dualarımızın yerine planlar koyduk.

Planlarımız yetmediğinde hayaller kurduk.

Hayallerimiz yetmediğinde ise inat ettik.

Denize kâğıttan gemiler bıraktık.

O küçücük gemilerin koskoca okyanusları aşacağına inandık.

Aslında biliyorduk…

İlk dalgada dağılacaklarını.

Belki kıyıdan on metre bile uzaklaşamayacaklarını.

Ama yine de yaptık.

Çünkü bazı gemiler ulaşmak için değil, insanın hâlâ hayal kurabildiğini kendisine hatırlatmak için yapılır.

Biz de o yüzden vazgeçmedik.

Biz çok güzel vazgeçmedik.

Hayat, duygularımızı elimizden almak için çok uğraştı.

Acıyan yerlerimiz zamanla nasır tuttu.

Ama kalbimiz nasır tutmadı.

İçimizde kırılan ne varsa hissetmeye devam ettik.

Acıyı saklamadık.

Acıyı içimize gömdük belki ama öldürmedik.

En derinden yüzeye kadar taşıdık.

Çünkü insan bazen acısını kaybettiğinde kendisinden de bir parça kaybediyor.

Biz kendimizden vazgeçmedik.

Adımız Hızır değildi.

İlyas hiç değildik.

Ama nedense herkesin yetişemediği yerlere bizim yetişmemiz beklendi.

Herkesin sırt çevirdiği meseleleri biz omuzladık.

Herkesin, “Bunu da çok büyütmeyelim, olmazsa bırakırız,” diyerek geçtiği şeyleri biz hayat memat meselesi yaptık.

Çünkü bizim mayamızda yarım bırakmak yoktu.

Bir şeyin ucundan tuttuysak, sonuna kadar taşımak vardı.

Sonunda bir gün…

“Oldu be…”

dediğimizde,

Bize dönüp:

“Bunca zahmete ne gerek vardı?”

dediler.

Ne diyebilirdik?

İnsan bazen başkasının anlayamayacağı bir savaştan zaferle çıktığında bile kendisini anlatamıyor.

Çünkü bazı zaferlerin tanığı yoktur.

Bazı mücadelelerin seyircisi olmaz.

Bazı geceleri yalnızca insanın kendi yüreği bilir.

Belki de söyleyemedikleri şuydu:

“Sen başardın.

Ben yapamadım.”

Biz bunu da sustuk.

Bir nefes aldık.

İki nefes verdik.

Sonra yolumuza devam ettik.

Zaman bize nefes almayı değil,

nefesimizi nasıl saklayacağımızı öğretti.

Ama yorulduk be abi…

Çok yorulduk.

Öyle bir yorgunluk ki bu, uykuyla geçmiyor.

Bir yatağa uzanmak yetmiyor.

Gözleri kapatmak, zihni susturmuyor.

Çünkü bazı yorgunluklar bedende değil, insanın ruhunda birikiyor.

Ve ruhun dinlenebileceği bir yer bulmak, bazen bütün bir ömrü aramak kadar zor oluyor.

Elimizde kocaman bir hayat kaldı.

Yaşanmış.

Eskimiş.

Yer yer eksilmiş.

Yer yer kanamış.

Ama hâlâ bizim olan bir hayat…

Kimse onun ağırlığını bizim kadar bilemedi.

Kimse hangi geceden sabaha nasıl çıktığımızı görmedi.

Kimse hangi cümleyi yutup sustuğumuzu, hangi insandan sessizce vazgeçtiğimizi, hangi hayali içimize gömdüğümüzü bilmedi.

En acısı da şuydu:

Herkes hayatı ilk defa yaşıyordu.

Ama bize, sanki birkaç ömür eskiten insanlarmışız gibi davrandılar.

Sanki bizim yorulmaya hakkımız yoktu.

Sanki bizim de korkularımız olamazdı.

Sanki bizim de bazen birinin omzuna başımızı koyup hiçbir şey anlatmadan öylece durmaya ihtiyacımız yoktu.

Hep güçlü olmamız beklendi.

Hep ayakta.

Hep hazır.

Hep yetişen.

Hep toparlayan.

Hep anlayan.

Oysa kimse şunu sormadı:

“Sen iyi misin?”

Belki de bütün mesele buydu.

Kimse sormadı.

Biz de anlatmadık.

Çünkü bazı hikâyeler anlatılınca küçülür.

Bazı acılar dile gelince anlamını kaybeder.

Bazı savaşlar yalnızca insanın kendi içinde yaşanır.

Biz cepheden cepheye sürülen atlı süvarilere döndük be usta.

Bir savaş bitmeden diğerinin ortasında bulduk kendimizi.

Kılıçlarımız köreldi.

Atlarımız yoruldu.

Ama biz durmadık.

Kimle savaştığımızı herkes gördü belki.

Ama neden savaştığımızı kimse bilmedi.

Hangi yarayla savaşa çıktığımızı,

hangi korkuyu içimize gömüp ilerlediğimizi,

kaç kez içimizden öldüğümüz hâlde sabah yeniden ayağa kalktığımızı…

Bunların hepsini yalnızca biz bildik.

Ve insanın kendi içinde verdiği savaşın yorgunluğu,

bir ömür at üzerinde kılıç sallamaktan daha ağırmış.

Şimdi anlıyorum.

Biz aslında savaşmaktan değil,

hep savaşmak zorunda kalmaktan yorulmuşuz.

Bazen ne için yola çıktığımızı unuttuk.

Bazen nereye vardığımızı…

Bazen de neden hâlâ yürüdüğümüzü.

Ama yürüdük.

Çünkü durursak bütün yorgunluğun üzerimize çökeceğini biliyorduk.

Yürüdük.

Düştük.

Kalktık.

Kırıldık.

Sustuk.

Geceler boyunca kendimizle hesaplaştık.

Ve her defasında içimizden bir ses:

“Biraz daha…”

dedi.

Şimdi o sesi de zor duyuyoruz.

Çünkü yorulduk be usta.

Hem de öyle böyle değil…

Ne için yorulduğumuzu bile hatırlamayacak kadar yorulduk.

Ama hâlâ buradayız.

Belki eksik.

Belki kırık.

Belki içimizden geçen fırtınaları kimseye anlatamayacak kadar suskun…

Ama buradayız.

Ve belki de bütün mesele budur.

Bunca yılın, bunca gecenin, bunca yenilginin, bunca yaranın sonunda…

Hâlâ vazgeçmemiş olmak.

Çünkü bazı insanlar kazanarak değil,

vazgeçmeyerek hayatta kalır.

Biz de onlardan olduk be abi.

Kalabalıkların içinde yalnız kaldık.

Kendi içimizde defalarca kaybolduk.

Ama yine de kendimizi bulmak için yürümekten hiç vazgeçmedik.

Şimdi biraz soluklanalım.

Dünya birkaç dakika bizi bekleyiversin.

Çünkü ilk defa…

Bizim de dinlenmeye hakkımız var.

26 Ağustos 2026

Mustafa Temiz