TAKSİM’DE VALS!!!

Taksim, bu yüzden bazen özgürlüğün coşkusuna, bazen de kargaşanın gerilimine dönüşür.

“Meydan” kelimesini duyduğunuzda aklınıza gelen ilk şey nedir?

Evet, siz düşünedururken ben yine sizi yormadan aklıma gelen birkaç cümleyi söyleyeyim.

“Açık alan”

“Toplanma yeri”

“Gösteri ve miting sahası”

“Tören ve kutlama alanı”

“Şehrin kalbi”

Ve en güzeli, “Sözün ve görünürlüğün sahnesi!”

Evet sevgili okuyucu;

Meydan kavramı, tarih boyunca yalnızca bir coğrafi alan değil, aynı zamanda toplumsal, siyasal ve kültürel bir sahne olmuştur.

En yalın tanımıyla meydan, şehrin kalbinde, insanların bir araya geldiği geniş ve açık alandır.

Mesela Osmanlı’da cami, han, çarşı ve hamam meydanda konumlanırdı; Avrupa’da ise meydan kilise ya da belediye binasıyla çevrelenirdi.

Meydan aynı zamanda sözün, itirazın, bayramın ve yasın mekânıdır.

Orada pazar kurulur, miting yapılır, törenler düzenlenir.

Bu yüzden meydan, bireyin toplumsal benlik kazandığı yerlerden biridir.

Hz. Musa’yı hatırlarsınız.

Bir bayram sabahı herkesin toplandığı bir meydanda çıkıp Firavuna “Meydan Okumuştu!”

Bir de “meydan okuma” vardır ama bugün ona değinmeyeceğim.

Biliyor musunuz aslında “görünürlük” ve “aidiyet” duygularının sahnesidir meydan.

Bakın mesela, “Taksim Meydanı” kalabalığın kalbidir.

Gürültü, hareket, dev ekranlar, sesler, sloganlar…

Burası insanın dışa dönük benliği gibidir.

“Toplumsal benlik!”

İnsan, başkalarının bakışıyla kendini tanımlar.

Kalabalıkla var olur, alkışla güçlenir.

Taksim, bu yüzden bazen özgürlüğün coşkusuna, bazen de kargaşanın gerilimine dönüşür.

“Ego” burada kendini görünür kılmak ister.

“Beni fark edin!” diye bas bas bağırır.
Sultanahmet Meydanı ise bambaşka bir derinliktir.

Kalabalık vardır ama daha sessiz, daha sakin ve daha ağırbaşlıdır…

Tarihin, kutsallığın ve mimarinin gölgesinde insanın toplumsal benliği burada aidiyet kazanır.

Taksim’de birey sahnede görünür; Sultanahmet’te birey, bir tarihin ve bir kolektif kimliğin parçası olur.

Sultanahmet’in o muhteşem kubbesinin gölgesinde insan “ben” demez, “biz” der.
Haydi bakalım, bu iki meydana bir de bizim mesleğimizinperspektifinden bakalım mı?

İnsan perspektifinden…

Meydan, insanın benlik inşasının iki farklı yüzünü temsil eder.
Taksim, dışa dönük kişilikler (extrovert), narsistik eğilimler, görünürlük ihtiyacı, bireysel özgürlüğün arayışıdır bir açıdan. (Galata Kulesi gibi)
Sultanahmet ise içe dönük ama köklü kişilikler (introvert), aidiyet ihtiyacı, gelenekle birleşme, kolektif belleğe bağlanma. (Kız kulesi gibi)
Toplumsal benlik teorisine göre, birey her zaman iki kimlik taşır.

Özel benlik (yalnızken düşündüğü, hissettiği) ve sosyal benlik (kalabalıkta sergilediği). İşte Taksim, sosyal benliğin patlamasıdır.

Sultanahmet ise özel benliğin toplumsal belleğe yaslanarak sakinleşmesidir.
Aslına bakarsanız kimi zaman insan kalabalığın ortasında yalnızdır, yalnızlığın ortasında da kalabalık…

Hiç böyle hissettiğiniz olmadı mı?

Olmuştur canım.

Mevlânâ der ki, “İnsan kalabalıkta kendini kaybetmemeli, yalnızlıkta da kendini bulmaktan korkmamalı.”

Taksim kalabalığı, insana nefsin oyunlarını gösterirken, Sultanahmet meydanı, nefsi tevazua davet eder.

Ve Taksim’de biri “Özgürlük, özgürlük!” diye bağırırken, hemen yanı başında başka biri kahve alıp selfi çeker.

Sultanahmet’te ise turistler kubbenin ihtişamını izlerken, rehber “lütfen biraz daha sessiz, namaz kılanların olduğu yere geçmeyelim, biraz daha kenara çekilelim…” der.

Kalabalık aynı kalabalık ama bağlam değiştikçe insanın ruh hali de değişir.
Haydi bakalım sevgili okuyucu!
Şimdi gözlerini kapat…

Derin bir nefes al…
Kendini Taksim Meydanı’nda hayal et.

İnsanlar akıyor, sesler birbirine karışıyor.

Kalabalığın ortasında bir ışık gibi görünmek istiyorsun.

İçinde “fark edilmeliyim” diyen bir ses yükseliyor.

O sesi duy… kabul et… ama seni yönetmesine izin verme.
Şimdi adımlarını yavaşça Sultanahmet’e doğru taşı.

Aynı beden, aynı şehir ama başka bir ruh.

Kubbelerin gölgesindesin.

Kalabalık var ama daha yumuşak, daha huzurlu.

İçinde bir sessizlik doğuyor. “Ben yalnız değilim” diyorsun.

Bu aidiyet hissi kalbine yayılıyor.
Nefes alırken Taksim’in enerjisini içine çek, nefes verirken Sultanahmet’in dinginliğini bırak kalbine.
Bir nefeste özgürlük, diğer nefeste köklenme…
Ve zihnine fısılda,
“Ben kalabalığın içinde de varım, sessizliğin ortasında da.

Ben hem görünürüm hem de köklüyüm.”
Yavaşça gözlerini açtığında, hem Taksim’in sahnesini hem Sultanahmet’in kubbelerini içinde taşıyorsun.

Taksimde “Vals” yapıyor, Sultanahmet’te “Ney!” üflüyorsun.

Artık kalabalık seni tüketmiyor; sen kalabalığa yön veriyorsun.

Vesselam!..