Türkiye sanayiden kazandığı parayı neden bu kadar kolay biçimde gayrimenkule çevirdi?
Rahmetli babam derdi ki:
“İnsanoğlu su misalidir; mutlaka en kolay yolu bulur.”
Galiba bizim ekonomiyle, parayla ve zenginleşmeyle kurduğumuz ilişkinin en kısa özeti de bu söz...
AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde, dünyadaki ekonomik genişlemeye paralel olarak Türkiye'ye ciddi miktarda yabancı sermaye ve sıcak para girdi.
Para ucuzdu.
Krediye ulaşmak kolaydı.
Dünyada likidite boldu.
Biz ise bu büyük finansman imkânının önemli bölümünü üretim kapasitemizi, teknolojimizi ve verimliliğimizi artıracak kalıcı yatırımlara dönüştürmek yerine giderek bir rant konforuna çevirdik.
Özellikle de inşaat üzerinden...
Altyapı elbette önemliydi.
Yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler, enerji yatırımları...
Ama altyapıdan daha önemli olan bir şey vardı:
Üretim, istihdam, ihracat ve hepsinden önemlisi teknoloji...
İçeride gayrimenkulden, arsadan ve ucuz paradan öyle kolay ve büyük paralar kazanılmaya başlandı ki sanayicilerimizin bir bölümü bile fabrikasına yatırım yapmak yerine inşaata yöneldi.
Çünkü fabrika zordur.
Makine alacaksınız.
Teknoloji geliştireceksiniz.
Mühendis yetiştireceksiniz.
İhracat pazarı bulacaksınız.
Dünyayla rekabet edeceksiniz.
Ama arsa alıp üzerine bina yapmak çok daha kolaydı.
Rahmetli babamın dediği gibi:
Su en kolay yolu buldu.
Ülkenin altyapısı güçlenirken sanayimizin, ihracatımızın, teknolojimizin ve yüksek katma değerli üretimimizin aynı ölçüde güçlenip güçlenmediğini bugün çok daha ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri benim için Zorlu'dur.
Zorlu Grubu'nun kendi faaliyet raporlarında Zorlu Center için yapılan toplam yatırımın 2,5 milyar dolar olduğu yazıyor.
Yanlış okumadınız:
2,5 milyar dolar...
Türkiye'nin en önemli sanayi ve ihracat gruplarından birinin böylesine büyük bir sermayeyi gayrimenkule yatırmış olması, aslında o yıllarda Türkiye'deki sermaye tercihlerini anlatan çok önemli bir fotoğraftır.
Buradaki mesele Zorlu Center'ın iyi veya kötü yatırım olması değil.
Mesele şu:
Sanayiden kazanılan para neden tekrar daha fazla sanayiye dönmedi?
O 2,5 milyar dolar Vestel'e, Taç'a, teknolojiye, Ar-Ge'ye, yeni fabrikalara, yeni ürünlere ve dünya markaları yaratmaya ayrılsaydı bugün nasıl bir Zorlu Grubu olurdu?
Vestel bugün dünya teknoloji liginde nerede olurdu?
Bunu bilemeyiz.
Ama şu soruyu sormak zorundayız:
Türkiye sanayiden kazandığı parayı neden bu kadar kolay biçimde gayrimenkule çevirdi?
Çünkü yine kolay yolu seçtik.
Sonra pandemi geldi.
Devlet ekonominin çarklarını durdurmamak için esnafa, KOBİ'lere ve sanayiciye çok büyük kredi imkânları açtı.
2020'de Kredi Garanti Fonu kapsamında yaklaşık 225 milyar TL kredi kullandırıldı. KGF'nin garanti kapasitesi ise 250 milyar liradan 500 milyar liraya çıkarıldı.
Üstelik Türkiye'nin pandemi politikası diğer birçok ülkeden farklı olarak doğrudan bütçe harcamalarından çok hızlı kredi genişlemesine dayanıyordu.
IMF de daha sonra bu dönemi, düşük faizler ve özellikle kamu bankalarının hızlı kredi genişlemesi üzerinden tanımladı.
Peki bu paranın ne kadarı gerçekten üretime gitti?
Ne kadarı makine oldu?
Ne kadarı fabrika oldu?
Ne kadarı ihracata dönüştü?
Ne kadarı istihdam yarattı?
Ve ne kadarı konuta, arsaya, otomobile, dövize, altına veya borsaya gitti?
Asıl tartışmamız gereken budur.
Çünkü ucuz para verdiğinizde ama o paranın üretime dönüşmesini sağlayacak sistemi kurmadığınızda, su yine kendi yolunu bulur.
Para yine rantı buldu.
Ardından kur krizi geldi.
Kur Korumalı Mevduat hayatımıza girdi.
Sistem öylesine büyüdü ki TCMB Başkanı Fatih Karahan'ın açıkladığı verilere göre KKM hesaplarının toplam büyüklüğü Ağustos 2023'te 140 milyar doların üzerine çıktı.
Bu rakamın tamamı elbette kamu zararı değildir.
Ama bize nasıl devasa bir finansal mekanizma oluşturulduğunu gösteriyor.
Sonra enflasyon geldi.
Faiz geldi.
Finansmana erişim zorlaştı.
Bir tarafta paradan para kazanabilenler servetlerini büyütürken diğer tarafta üretici, esnaf, sanayici ve ücretli giderek daha fazla sıkışmaya başladı.
Üstelik dışarıda da dünya değişiyordu.
İlk Trump döneminde Rahip Brunson krizi çıktı.
ABD, 2018'de iki Türk bakana yaptırım uyguladı.
Türk lirası ciddi baskı yaşadı.
Ardından S-400 meselesi geldi.
Türkiye Rusya'dan S-400 hava savunma sistemlerini aldı.
ABD yönetimi bunun F-35 sistemiyle uyumsuz olduğunu söyleyerek Türkiye'yi F-35 programından çıkardı.
Türkiye yalnızca uçak satın alacak bir ülke değildi; aynı zamanda F-35'in üretim zincirinin içindeydi ve Türk şirketleri yaklaşık 1.000 farklı parçanın üretiminde rol alıyordu.
Yani siyasi krizin ekonomik ve endüstriyel bir faturası da oluştu.
Bir taraftan Amerika ile sorun yaşarken diğer taraftan Rusya ile son derece hassas bir denge kurmak zorunda kaldık.
Halkbank davası da ilişkilerin başka bir ağır başlığına dönüştü.
ABD Adalet Bakanlığı Halkbank'ı İran yaptırımlarını delmeye yönelik milyarlarca dolarlık bir sistem içerisinde dolandırıcılık, kara para aklama ve yaptırım ihlali suçlamalarıyla yargıya taşıdı.
Burada özellikle altını çiziyorum:
Bunlar ABD makamlarının suçlamalarıdır ve dava süreciyle kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmünü birbirine karıştırmamak gerekir.
Ama sonuçta Türkiye'nin en büyük kamu bankalarından birinin yıllardır ABD yargısıyla böyle bir dosyada karşı karşıya olması bile başlı başına önemli bir siyasi ve finansal risk oluşturdu.
Sonra Gazze savaşı başladı.
Türkiye Filistin konusunda çok açık ve güçlü bir siyasi pozisyon aldı.
Bunun Batı dünyasıyla ve uluslararası yatırım çevreleriyle ilişkiler üzerindeki etkisinin boyutu ayrıca tartışılabilir.
Fakat Türkiye'nin zaten yüksek olan risk algısının üzerine jeopolitik sorunların da eklenmesi dış finansmanın maliyetini artırabilecek unsurlardan biridir.
Üstelik Türkiye'nin çevresi giderek daha tehlikeli hale geldi.
Suriye...
Irak...
Ukrayna-Rusya savaşı...
Doğu Akdeniz...
İsrail-İran gerilimi...
Bölgesel tehditler arttıkça savunma sanayine çok ciddi kaynak ayırmak zorunda kaldık.
Savunma sanayinde yerlileşmenin Türkiye'ye kazandırdıkları çok önemli.
Ama bunun da sonuçta ciddi bir finansman ihtiyacı olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.
Ve bütün bunların üzerine enflasyon gelip yüzümüze tokat gibi çarptı.
Paraya ulaşmak zorlaştı.
Bulabilen çok yüksek faizle bulmaya başladı.
Enflasyonla zamanında ve kararlılıkla mücadele etmek yerine sorunu uzun süre geçici tedbirlerle yönetmeye çalışmamız, sonrasında uygulanmak zorunda kalınan sıkı para politikasının maliyetini de artırdı.
Bugün bunun başka bir sonucuyla karşı karşıyayız.
Enflasyonu kontrol altına alabilmek için döviz kurundaki hareketin sınırlı tutulması dezenflasyon programının önemli araçlarından biri haline geldi.
Ancak içeride maliyetler kurdan çok daha hızlı yükseldiğinde başka bir problem ortaya çıkıyor:
Sanayicinin rekabet gücü azalıyor.
Bu yalnızca ihracatçının şikâyeti değil.
IMF'nin 2026 Türkiye değerlendirmesinde de reel kurdaki değerlenmenin sürmesi halinde rekabet gücünün zarar görebileceği açıkça belirtiliyor.
Yani bugün enflasyonu kontrol etmek için kullandığımız yöntem yarın sanayinin dünya pazarındaki gücünü zayıflatma riski taşıyor.
Tekstilci üretimini başka ülkelere taşıyor.
İhracatçı marjını kaybediyor.
Sanayici yatırım kararını erteliyor.
Çünkü bir ekonomide kuru sonsuza kadar maliyetlerden bağımsız düşünemezsiniz.
Ve sonunda yangın mutfağa kadar geliyor.
Asgari ücretlinin...
Emeklinin...
Sabit gelirlinin...
Geliri hayatın en temel iki ihtiyacına yetişmekte zorlanıyor:
Barınmak ve beslenmek.
Daha yazacak çok şey var.
Ama bütün bunların altında çok daha temel bir problem olduğunu düşünüyorum.
Türkiye'de şirketlerin önemli bir bölümü küçülürken değil, büyürken batıyor.
Türkiye de ne zaman hızlı büyüse bir süre sonra döviz, borç veya finansman problemiyle karşılaşıyor.
Sonra dönüp aynı gerekçeyi söylüyoruz:
Dış güçler...
Elbette devletlerin birbirleriyle ekonomik mücadelesi vardır.
Elbette Türkiye'nin çıkarları başka ülkelerin çıkarlarıyla çatışabilir.
Brunson krizinde yaptırım uygulandığını da gördük.
S-400 nedeniyle F-35 programından çıkarıldığımızı da...
Bunları yok sayamayız.
Ama bütün ekonomik sorunlarımızın sebebini dışarıda ararsak çok daha büyük bir gerçeği görmezden geliriz.
Çünkü asıl mesele bence başka:
Bu ülkenin sanayicisi, tüccarı, vatandaşı ve yıllardır bu ülkeyi yönetenlerin önemli bir bölümü para yönetimini bilmiyor.
Evet...
BİZ PARADAN ANLAMIYORUZ.
Parayı ranta çevirmeyi bilenimiz var.
Paradan para kazanmayı çok iyi bilenimiz var.
Kamu kaynağını kendi çıkarına kullanmaya çalışanımız da var.
Ama parayı üretmeyi, korumayı, büyütmeyi ve yeniden üretime döndürmeyi yeterince bilmiyoruz.
Çünkü para kazanmak başka şeydir.
Parayı yönetmek başka şey.
Üretilen parayı kısa, orta ve uzun vadeli yatırımlara dönüştürmek...
Kazandığınız paranın tamamını tüketmeden yeniden sermayeye çevirmek...
Bir şirketin kazancını patronun serveti değil, şirketin gelecekteki sermayesi olarak görmek...
Bugünün rahatlığı uğruna yarının sermayesini tüketmemek...
Ve en önemlisi:
Ürettiğiniz parayı tekrar para üretecek hale getirmek...
Bu ayrı bir kültürdür.
Biz ülke olarak bu kültürün cahiliyiz.
Devlette de mesele farklı değil.
Kamu parasının her kuruşunun hesabının sorulması gerekir.
Sayıştay bugün hâlâ yüzlerce kamu kurumunu denetliyor ve raporlarını TBMM'ye sunuyor.
Örneğin yalnızca 2025 yılı denetimleri kapsamında 248 kamu idaresine ilişkin Sayıştay raporu Meclis'e sunuldu.
O halde esas mesele raporun yazılması değil:
O raporda tespit edilen sorunların ardından ne yapıldığıdır.
Denetim raporu hazırlamak başka şeydir.
Hesap sormak başka şey.
Kamu kurumlarında güçlü iç denetim gerekir.
Meclisin gerçek anlamda denetim yapabilmesi gerekir.
Yargıya güven gerekir.
Şeffaflık gerekir.
Ve en önemlisi:
Liyakat gerekir.
Çünkü liyakatsiz insanın yönettiği kurum yalnızca kötü yönetilmez.
Para da kaybeder.
FETÖ yapılanmasından bankacılık krizlerine...
Yanlış kamu yatırımlarından zamanında alınmayan ekonomik tedbirlere...
Yüksek finansman maliyetlerinden başarısız yatırım tercihlerine...
Rant ekonomisinden yanlış kredi politikalarına kadar...
Bu ülkenin son 25-30 yılda kaybettiği veya verimsiz kullandığı ekonomik kaynağın gerçek büyüklüğünü hesaplamak bugün neredeyse imkânsız.
Yüz milyarlarca dolarlık bir ekonomik büyüklükten söz ediyor olabiliriz.
Ama bunun tamamına “çalındı” diyemeyiz.
Bir kısmı kötü yönetildi.
Bir kısmı yanlış yatırımlara gitti.
Bir kısmı krizlerde kaybedildi.
Bir kısmı yüksek finansman maliyetlerine ödendi.
Bir kısmı gerçekten usulsüzlük ve yolsuzluk dosyalarına konu oldu.
Bir kısmı ise hiç kazanamadığımız paradır:
Fırsat maliyeti...
Ve belki de en büyük kaybımız budur.
Çünkü mesele o paranın 300 milyar mı, 500 milyar mı olduğu değildir.
Asıl soru şudur:
O para doğru yönetilseydi bugün Türkiye nerede olurdu?
Kaç dünya markamız olurdu?
Kaç teknoloji şirketimiz olurdu?
Kaç Vestel daha çıkarırdık?
Kaç milyar dolar daha fazla ihracat yapardık?
Gençlerimiz iş bulmak için başka ülkelere gitmek ister miydi?
Emeklimiz kirasını düşünür müydü?
Sanayicimiz fabrikasını başka ülkeye taşımayı konuşur muydu?
Belki de Türkiye'nin asıl problemi parasızlık değildir.
Türkiye'nin problemi, eline geçen parayı kalıcı zenginliğe dönüştürememektir.
Para gelir.
Para gider.
Kredi bulunur.
Yabancı sermaye gelir.
Vergi toplanır.
Fabrika kurulur.
Toprak satılır.
Maden çıkarılır.
Ama bunların hiçbiri tek başına bir ülkeyi zengin yapmaz.
Bir ülkeyi zengin yapan şey, elindeki kaynağı üretime, teknolojiye, bilgiye ve yeniden sermayeye dönüştürebilme kültürüdür.
Bizim asıl eksiğimiz tam burada.
Rahmetli babam haklıydı:
“İnsanoğlu su misalidir; mutlaka en kolay yolu bulur.”
Biz de yıllarca kolay yolu bulduk.
Üretmek yerine rantı...
Teknoloji yerine betonu...
Tasarruf yerine tüketimi...
Uzun vadeli yatırım yerine kısa vadeli kazancı...
Denetim yerine görmezden gelmeyi...
Liyakat yerine sadakati tercih ettik.
Sonra da neden fakirleştiğimizi sorguladık.
Belki artık dışarıda suçlu aramadan önce aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bizim en büyük ekonomik problemimiz sadece enflasyon değildir.
Faiz değildir.
Döviz değildir.
Hatta para bulamamak bile değildir.
Bizim asıl problemimiz PARANIN CAHİLİ OLMAKTIR.
28 Eylül 2026
Fatih Özsümer