Kim ne derse desin bir çığır açtığı, medyayı renklendirdiği, köşesiyle ben de dahil pek çok life style yazara öncülük ettiği doğrudur.

Hıncal Uluç ile dostluğumdan bahsedeceğim, 1993 yılında tanışmıştık. Medya Plaza dönemleri, İstanbul Sabah grubuna transfer olmuştum, İzmir Yeni Asır’dan. Aylık Sinema Dergisi’ne editör ve yazar olarak çalışıyordum. Hıncal da sinema eleştirileri yazıyordu. Aman ne havalıydı, ne popülerdi; asansörde veya restoranda, pastanede, barda (O dönem gazetecilik yapanlar bilir sadece, Basın Ekspres Yolu’ndaki gazete binaları, içlerinde kapalı yüzme havuzu dahil, pek çok aktiviteye imkan sağlayan, sosyal alanları olan binalardı; bar, pastane demem ondan) karşılaştığımız zaman konuşamazdım bile. Hem ben çömez ve pısırıktım hem de Hıncal, efsaneydi. Etrafı genç kızlarla, kadınlarla delikanlılarla dolu olurdu, bizim dergiye de ayda bir yazı yazardı. Yazıları ben editler, düzeltirdim. Cümle sonlarına iki veya dört nokta koyduğunu fark edip hepsini üç noktaya çevirmiştim, doğrusu öyle diye. Bizim servise telefon edip fırça atmıştı! Ne bozulmuştum anlatamam, zaman geçti, yıllar geçti, eh geçen zamanda merhabalar başladı, kaynaştık. İtiraf ettim bir gün “Sizin yazıları ben düzeltiyordum” dedim, “Hatta feci kızmıştınız bana abi, noktalamalardan ötürü” diye de ekledim. Çok güldü, daha ekranda o gevrek gülüşü popüler olmamıştı ama bizim çevrede meşhurdu.

HINCAL DİYEMEDİM

Hıncal diyemedim bir türlü, geçen otuz yıl içinde, benim yaşıtlarım hatta daha küçükler bile “Hıncal” diye hitap ederlerdi, ben ‘abi’ demeyi ikimize de daha çok yakıştırmıştım.

Sonra halamla Bandırma’da ilkokulda birlikte okuduklarını ve bildiğim kadarıyla bir defasında halamı korumak için sınıf arkadaşını dövdüğü olayı hatırlattım. Nasıl eğlendi, nasıl güldü inanamazsınız, eh daha da yakınlaştık. İstanbul’dan Ankara’dan uzak akrabalar, ahbaplar çıktı ortak, pek sevindik.

Ben Akşam’da yazıyordum, 2005’te başlamıştım, Serdar Turgut dönemi, neredeyse haftanın yedi günü yazı yazıyordum. Hıncal abi ile de atışırdık kimi zaman.

Medyanın en güzel ve özgür günleriydi; o bir konu hakkında yazardı, ben karşılık verirdim. Bazen kızar söylenirdi, bazen tatlı tatlı eleştirirdi, bazen de yere göğe sığdıramazdı. Mesela hiç unutmam Zihni Göktay röportajı yapmıştım gazete için, aynı hafta Zihni Bey’i TGRT Haber’de yayınlanan programımda ağırlamıştım. Aman ne sevinmişti, “Böyle önemli isimlerle röportaj yapmayı sürdürmelisin, büyük sanatçıları sadece vefat edince yazmak anlamsız” demişti.

Ona takılmayı pek severdim, Sevgililer Günü’nü başımıza musallat ettiği için kızardım, kadınlara çakardı yazılarında hemen karşılık verirdim, benim beğendiğim filmi o beğenmezdi, onun göklere çıkardıklarını da ben eleştirirdim.

KÖŞEDEN ÇIKMA TEKLİFİ

Bir defasında, Milliyet Cadde’de yazdığım dönemdi galiba, Love Story filminin meşhur repliğinden hareketle bir yazı yazmıştım, “Love means never having to say you’re sorry” idi cümle. Türkçesi için de “aşk asla pişman olmamaktır” demişim. Vay sen misin bunu diyen, hemen uzunca bir cevap vermişti birkaç gün sonraki köşesinden. “Aşk asla özür dilemek zorunda kalmamaktır” demişti. O günkü yazısında beni “Tarla Kuşuydu Jülyet” oyununa davet etmişti. Magazin siteleri ve gazeteleri hemen bu durumu sulandırmış ve “Hıncal çıtayı yükseltti, yeni sweetheart’ı bir gazeteci”, “Hıncal’dan köşe yazarına çıkma teklifi” gibi komik başlıklar atmışlardı. Çıtayı yükseltti demeleri de yaştan ötürüydü, Hıncal hep çok genç kadınlarla çıkmış da, şimdi benimle çıkacakmış da… Bakalım bu birlikte tiyatroya gitmenin/çıkmanın ardından mutlu bir beraberliğe yelken açacak mıydık? Saçma sapan şeylerdi, eğleniyorduk işte, dert falan da yok muydu memlekette acaba?

Nefis bir oyun izlemiştik, ara ara yemek yedik, Hıncal ve ekibinin meşhur Salı öğlen yemeklerine katıldığım olmuştu, derken yine yıllar geçti gitti.

Yine Sabah grubunda kesişti yolumuz, ben Şamdan Plus’taydım o elbette Sabah’ta köşesinin başındaydı.

Derken…

O gün geldi çattı.

SU TESTİSİ Mİ, YOK ARTIK!

Annesini çok yakından tanıdığım, İzmir’den aile dostumuz Hatice Abla’mın kızı Defne Joy Foster vefat etti.

Ve Hıncal hepimizi yerle bir eden, başımızı öne eğen bir yazı yazdı. Onun adına utandık, başımızı öne eğdi derken bunu kast ediyorum. O sabah ölüm haberinin ardından Hatice ablanın yanına koştum, perişandı. Her gün gittim uğradım, Hıncal’ın köşesi katlanmış halde, gazete elindeydi. Nasıl ağladığını ve “su testisi su yolunda kırılır” cümlesini nasıl hıçkırarak tekrar ettiğini anlatamam size.

Çok kırıldım ona, çok. Bir çok konuda farklı düşündüğümüzü bilirdim, hayata aynı noktadan bakmazdık anlamıştım; çevrelerimiz aynı gibi görünse de ayrı dünyaların insanlarıydık, aşikardı…

Ama o denli acımasız o denli sert yazması kabul edilemezdi, içimden onu hiç affetmedim.

Bunu ona söyledim, çok kişi de söylemiştir ama Hıncal Uluç, geri adım atan bir adam değildi, sadece o cümleyi söylemesem iyiydi, dedi. Oysa Defne hakkında yazdığı yazı baştan sona, ilk kelimden son noktaya dek, başlı başına kötü kalpli bir insanın kaleminden çıkmaydı. 

Uluç’un vefat ettiği saatten itibaren sosyal medya, kendisine “iyi bilmezdik” diyenler, Defne’yi rahmetle ananlar ve işi daha da ileri götürerek “oh oldu” diyenlerle doldu taştı.

Şu açıdan sevdiğim bir köşe yazarıydı, bazı konularda kötüyse kötüydü, kalbini hiç saklamadı, şirin olsun diye herkes gibi düşünmedi, alkışlansın diye uğraşmadı. Ters köşe yapmayı sevdi, başta da dedim ya ben dahil pek çok yazara ilham verdi, cesaret verdi.

SANAT GALERİSİNDE VEDA ETMİŞİZ MEĞER

En son 2018’de görüştük, sonra ben İngiltere’ye taşındım. “Gitme, sektörden uzak kalma, nefis bir kalemin var, kendini unutturma, senin geldiğin yere gelebilmek için insanlar neler yapıyor görmüyor musun” demişti, dinlememiş gitmiştim. Neyse, o yıl Cihangir’de açtığımız sanat galerisine gelip ziyaret etmişti, İnci Aksoy ile beraber. “Bayıldım” demişti, ucundan yemişti masadakilerden; eh ağır misafir gelecek diye elmalı kek, börek vs yapmıştım. Saatlerce sohbet etmiştik, sağ olsun galerimi köşesinde de taşımış, pek övmüştü.

Şunu öğrendim hayatta, hiç kimse ne en kötü, ne en iyi olabilir. Hıncalımız da öyleydi, ne en iyiydi, ne en kötü.

Hıncal Uluç bir fenomen, bir efsaneydi Türk basını için; çok giden oldu, çok büyük kayıplar oldu medya dünyasında son yıllarda, kendimi kutuplaşan bu ortamda, herkesin karşısındakinden şüphelendiği, sevmediği, ötekileştirdiği bu ortamda, çok yalnız hissetmeye başladım. Bayramda, yeni yılda, özel günlerde konuştuğum, sohbetleştiğim büyüklerim gidiyor bir bir, büyük eksiklik… “Nur içinde yatsın” demek yakışır bana, “Fazla iyi ve fazla naifsin bu meslek için, elini korkak alıştırma, çak çakman gerekenlere” dediği Elifciğiyim ben neticede.

22 Kasım 2022

Elif Aktuğ

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.