Türkiye'nin de artık benzer bir hedef belirlemesi gerekiyor. Dünyanın, "Bu ürün en iyi Türkiye'de üretiliyor." diyeceği birkaç stratejik alanda küresel lider olmalıyız.

Dünyada artık rekabet ucuz iş gücüyle değil; teknolojiyle, bilgiyle ve katma değerle yapılıyor. Küresel ekonomiye yön veren ülkeler, her ürünü üretenler değil; dünyanın vazgeçemeyeceği ürünleri üretenlerdir.

Bugün çip denildiğinde Tayvan, ileri batarya teknolojileri denildiğinde Çin, hassas makine üretimi denildiğinde Almanya akla geliyor. Çünkü bu ülkeler, belirli alanlarda dünyanın vazgeçilmez tedarikçileri olmayı başardılar.

Türkiye'nin de artık benzer bir hedef belirlemesi gerekiyor. Dünyanın, "Bu ürün en iyi Türkiye'de üretiliyor." diyeceği birkaç stratejik alanda küresel lider olmalıyız. Çünkü gelecekte zenginleşen ülkeler, en çok üretenler değil; en kritik teknolojileri geliştiren ve en yüksek katma değeri oluşturan ülkeler olacaktır.

Bunun için yalnızca özel sektörün çabası yeterli değildir. Devlet; sanayi, teknoloji ve ihracat politikalarını uzun vadeli bir vizyonla şekillendirmeli, stratejik sektörleri ve bu alanlarda faaliyet gösteren şirketleri güçlü biçimde desteklemelidir. "Milli Stratejik Şirket" tanımı oluşturularak bu firmalar; finansmandan Ar-Ge'ye, nitelikli insan kaynağından ihracat desteklerine kadar özel teşvik mekanizmalarıyla desteklenmelidir.

Daha da önemlisi, hükümetler değişse bile yönü değişmeyecek, en az yirmi yıllık bir Milli Sanayi ve Teknoloji Stratejisi hazırlanmalıdır. Sanayi politikaları günlük siyasi tartışmaların değil, devlet aklının konusu olmalıdır.

Ancak sanayi dönüşümünün temelinde eğitim vardır. Yüksek teknoloji üreten ülkelerin en büyük sermayesi yetişmiş insan kaynağıdır.

Mesleki eğitim yeniden yapılandırılmalı, meslek liseleri ve teknik üniversiteler sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir. Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değil; patent üreten, teknoloji geliştiren ve sanayiye çözüm sunan araştırma merkezlerine dönüşmelidir. Yapay zekâ, yazılım, robotik, yarı iletken teknolojileri, biyoteknoloji ve siber güvenlik gibi alanlar artık geleceğin değil, bugünün öncelikleridir.

Çin'in son yirmi yılda izlediği sanayi politikası dikkatle incelenmelidir. Elektrikli araçlardan bataryaya, güneş panellerinden kritik minerallere kadar birçok alanda küresel rekabetin yönünü belirleyen bir ülke hâline gelmiştir. Maliyet avantajını teknoloji, ölçek ekonomisi ve uzun vadeli planlamayla birleştirerek dünyanın en güçlü üretim merkezlerinden biri olmayı başarmıştır.

Türkiye açısından bu gelişme son derece önemlidir. Çünkü toplam ihracatımızın yaklaşık yüzde 40'ı, sanayi ihracatımızın ise yaklaşık yarısı Avrupa Birliği ülkelerine yapılmaktadır. Avrupa sanayisindeki her değişim, bizim ihracatımızı da doğrudan etkilemektedir.

Artık yalnızca işlenmiş metal veya otomotiv yan sanayi ürünleri üretmek yeterli olmayacaktır. Yapay zekâ, yarı iletken teknolojileri, enerji depolama sistemleri, medikal cihazlar, robotik, ileri malzemeler ve yüksek teknoloji içeren üretim alanlarına çok daha güçlü şekilde yönelmek zorundayız.

Ucuz iş gücüyle rekabet eden değil; bilgi, patent, marka ve teknoloji ihraç eden bir ülke olmak zorundayız. Dünyanın ihtiyacı olan ürünleri değil, vazgeçemeyeceği ürünleri üretmeliyiz.

Üniversiteler, teknoloji geliştirme bölgeleri, TOBB, TİM, organize sanayi bölgeleri, lojistik sektörü, finans kuruluşları, ilgili bakanlıklar ve geleceği doğru okuyabilen uzmanlar aynı masa etrafında toplanmalı; Türkiye'nin yeni sanayi stratejisi ortak akılla hazırlanmalıdır.

Ayrıca Türk KOBİ'leri ile Avrupalı KOBİ'ler arasında daha fazla ortak yatırım, ortak üretim ve ortak Ar-Ge projeleri hayata geçirilmelidir. Avrupa pazarındaki varlığımızı güçlendirmenin yolu yalnızca ihracat yapmak değil, üretim zincirinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmektir.

Savunma sanayisinde elde ettiğimiz mühendislik ve teknoloji birikimi mutlaka sivil sektörlere aktarılmalıdır. MR, BT, ileri görüntüleme sistemleri, sensör teknolojileri ve diğer yüksek katma değerli ürünler bu dönüşümün önemli örnekleri olabilir.

Bunun yanında Siemens, Philips ve benzeri küresel teknoloji şirketlerinin Türkiye'de yalnızca üretim değil, Ar-Ge ve tasarım merkezleri kurmalarını sağlayacak rekabetçi bir yatırım ortamı oluşturulmalıdır.

Sanayi ihracatında artık ezberleri bozmanın zamanı gelmiştir.

Türkiye'nin önünde iki seçenek var: Ya başkalarının geliştirdiği teknolojileri satın alan bir pazar olmaya devam edeceğiz ya da kendi teknolojisini geliştiren, standartları belirleyen ve dünyaya yön veren bir üretim gücü olacağız.

Bugün çocuklarımıza nasıl bir eğitim verdiğimiz, yarın dünyaya hangi teknolojiyi satacağımızı belirleyecektir.

İşte tam da bu nedenle bugün, Türkiye'nin gerçek yol ayrımındayız.

Ekonomide kalıcı refah; borçlanarak değil, üreterek kazanılır.