Biz suyun nereye akacağına hükmetmekle değil, suyu temiz tutmakla mükellefiz...
Bir çocuk, din kavramını büyük ölçüde önce evinde görür, yaşar ve öğrenir.
Siz kendi hayatınızda dini referansları nereye koyuyorsanız, evladınız da çoğu zaman oraya koyar. Çünkü çocuğun ilk öğretmeni anne-babası, ilk okulu ise evidir.
Ancak burada önemli bir çelişki yaşıyoruz.
Bir taraftan çocuklarımızın dinini öğrenmesini, manevi değerlerini bilmesini ve inançlı insanlar olarak yetişmesini istiyoruz; diğer taraftan kendi yaşantımızda bu hassasiyetleri yeterince gözetmiyoruz.
Sonra da kolaycılığa kaçıyoruz.
Maddi imkânımız varsa dini referansları güçlü özel okullara, hatta kimi zaman belirli cemaat veya dini yapıların etkisindeki eğitim kurumlarına; imkânımız sınırlıysa imam hatip okullarına gönderiyoruz.
“Çocuğumuz dinini öğrensin.” diyoruz.
Fakat çocuğumuza vermemiz gereken manevi eğitimin sorumluluğunu okula, öğretmene, hocaya veya bir başkasına devretmenin doğurabileceği sonuçları yeterince düşünmüyoruz.
Çünkü çocuk, okulda öğrendiği dini anlayışı hayatının temel ölçüsü olarak kabul ederse, bir süre sonra okulda anlatılanlarla evde yaşananlar arasındaki farkı görmeye başlıyor.
Kendisine “doğru” diye öğretilenlerle anne ve babasının hayatı örtüşmediğinde doğal olarak sorguluyor:
“Madem doğrusu bu, benim annem ve babam neden böyle yaşamıyor?”
İşte o noktadan sonra anne-babanın çocuğun gözündeki referans gücü zayıflayabiliyor.
Çocuk, ailesinden uzaklaşırken okulundaki hocayı, öğretmeni, “abi”yi veya başka kişileri kendisine manevi rehber edinmeye başlayabiliyor.
Asıl tehlike de burada ortaya çıkıyor.
Çünkü din adına konuşan herkesin dini temsil ettiğini düşünen bir çocuk, farkında olmadan din şemsiyesi altında kurulabilecek birtakım tuzaklara, istismara ve kötü niyetli yapılara açık hâle gelebiliyor.
Üstelik kendi ellerimizle, iyi niyetle gönderdiğimiz bir ortamda...
Madalyonun bir de diğer yüzü var.
Çocuk, okulda öğrendiklerinden ziyade evindeki hayatı ve anne-babasını referans alırsa bu kez okulda kendisine öğretilenlerle arasında mesafe oluşabiliyor.
Evinde görmediği, ailesinde yaşanmayan veya kendisinin içselleştirmediği davranışları okulda yapmak zorunda kaldığında, bir süre sonra bulunduğu ortama yabancılaşabiliyor.
İstemeden yapan, mecbur olduğu için uygulayan, arkadaşlarından farklı düşünen ve zamanla “aykırı” olarak etiketlenen çocuk hâline gelebiliyor.
Böylece çocuğumuzun din ile kurması gereken doğal ve samimi ilişki, farkında olmadan bir mecburiyet ilişkisine dönüşebiliyor.
İşte en büyük yanlışlarımızdan biri burada.
Kendi vicdanımızı rahatlatmak adına —buna iyi niyetimiz de dâhil— çocuklarımızın manevi dünyasının inşasını bütünüyle başkalarına teslim ediyoruz.
Sonra bunun sonuçlarına şaşırıyoruz.
Yakın tarihimizde bunun acı örneklerini gördük.
Düne kadar FETÖ'nün etkisindeki okullarda okumuş, çevresindeki insanları namaza davet eden bazı kişilerin, 15 Temmuz'dan sonra yalnızca bağlı oldukları yapıdan değil, zaman içerisinde dinden ve dini hayattan da uzaklaştıklarına şahit olduk.
Cuma namazına dahi gitmek istemeyen, daha önce savunduğu hayat tarzının tam tersi bir hayatı sosyal medyada sergileyen insanlar gördük.
Peki neden?
Çünkü bazı insanların zihninde din ile dini anlatan insan birbirinden ayrılamamıştı.
İnsanlara duydukları güven yıkılınca, inanç dünyaları da sarsıldı.
İşte çocuklarımızı korumamız gereken asıl tehlikelerden biri budur.
Dinimizi kişilere bağlamamak, çocuklarımızın inancını da kişilerin üzerine inşa etmemek gerekir. ( Buna Sünnet-i Seniyyeler ve Resulullah SAV Hazretlerinin hayatı dahil değildir.)
Bir insan yanlış yapabilir.
Bir öğretmen yanılabilir.
Bir hoca hata yapabilir.
Bir cemaat bozulabilir.
Bir yapı çökebilir.
Ama güzel ahlakın değeri değişmez.
Onun için çocuklarımıza bırakacağımız en güçlü manevi miras, onları hangi okula gönderdiğimizden veya haftada kaç saat din eğitimi aldıklarından önce, evlerinde gördükleri güzel ahlaktır.
Hasılıkelam...
Biz önce kendi hanemizde Müslüman gibi yaşayalım.
Müslümanlığı yalnızca şekilden, kıyafetten veya birtakım ritüellerden ibaret görmeden; dürüstlükle, merhametle, adaletle, emanete sahip çıkmakla, kul hakkından sakınmakla, yalan söylememekle, güçsüzü ezmemekle yaşayalım.
Çocuğumuz bizi namaz kılarken gördüğü kadar, kimsenin hakkını yemediğimizi de görsün.
Allah'tan korkmayı öğrendiği kadar insanlara merhamet etmeyi de öğrensin.
Dini yalnızca “haramlar ve yasaklar” üzerinden değil, güzel ahlak üzerinden tanısın.
Biz güzel ahlaklı olalım ki çocuklarımız güzel ahlakı önce bizden öğrensin.
Gerisi nasip...
Ne de olsa su akar, yolunu bulur.
Biz suyun nereye akacağına hükmetmekle değil, suyu temiz tutmakla mükellefiz...