Gerçek ekonomik büyüme; kredi genişlemesiyle, tüketimin artırılmasıyla ya da varlık fiyatlarının yükselmesiyle değil, üretim kapasitesinin artmasıyla gerçekleşir.
Gerçek Refah Borçlanarak Değil, Üreterek Kazanılır
Ekonomi, aslında karmaşık matematik formüllerinden önce bir denge sanatıdır.
Nasıl ki bir ailenin bütçesi gelir ve gider arasındaki dengeye dayanıyorsa, devletlerin ekonomisi de aynı ilkeye dayanır. Bir ülkenin ürettiği değer, tükettiği değerden fazla olduğu sürece büyüme sürdürülebilir olur. Aksi durumda ise eksik kalan kaynak; borçla, dış sermayeyle ya da eldeki varlıkların satılmasıyla karşılanmaya çalışılır.
Ben bunu girdi ve çıktı dengesi olarak tanımlıyorum.
Girdi; üretimdir, ihracattır, katma değerdir, tasarruftur, yatırımdır, verimliliktir, teknolojidir, eğitimli insan gücüdür. Aynı zamanda kamu kaynaklarının israf edilmeden doğru ve etkin kullanılmasıdır.
Bir ülke ancak bunları artırabildiği ölçüde zenginleşebilir.
Gerçek ekonomik büyüme; kredi genişlemesiyle, tüketimin artırılmasıyla ya da varlık fiyatlarının yükselmesiyle değil, üretim kapasitesinin artmasıyla gerçekleşir.
Çıktı ise devletin, şirketlerin ve vatandaşların yaptığı tüm harcamalar ile bu harcamaların finansman maliyetidir.
Gelirler giderleri karşılamadığında ekonomi iki yoldan birine yönelir: Ya yeni kaynak bulunur ya da mevcut varlıklar nakde çevrilir. Özelleştirmeler, varlık satışları veya dış borçlanma bunun örnekleridir.
İşte tam bu noktada para politikaları büyük önem kazanır.
Normal şartlarda para politikasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve finansal sistemi dengede tutmaktır. Ancak bazı dönemlerde kısa vadeli yabancı sermayeyi ülkeye çekmek de para politikasının önemli sonuçlarından biri hâline gelebilir.
Buraya kadar her şey normaldir.
Sorun, bunun geçici bir araç olmaktan çıkıp ekonomik modelin temel dayanağı hâline gelmesidir. Çünkü kısa vadeli sermaye girişleri ekonomiye zaman kazandırabilir; ancak tek başına kalıcı refah oluşturamaz.
Tam bu noktada aklıma hep aynı benzetme geliyor:
Sıcak para, kortizon gibidir.
İlk dozda rahatlatır.
Piyasaları sakinleştirir.
Geçici güven oluşturur.
Ama kortizon hastalığı tedavi etmez.
Sadece belirtileri baskılar.
Üstelik uzun süre kullanıldığında vücudun kendi bağışıklık sistemini zayıflatır.
Ekonomide de durum farklı değildir.
Sürekli dış kaynakla büyümeye çalışan ekonomiler zamanla kendi üretim reflekslerini kaybetmeye başlar. Üretim maliyetleri yükselir. Yatırım kararları ertelenir. Katma değerli üretim zorlaşır.
Sanayici finansmana ulaşmakta zorlanır.
Çiftçi üretimden uzaklaşır.
Esnaf ayakta kalma mücadelesi verir.
İhracatçı ise yalnızca döviz kuruyla değil; finansman maliyeti, enerji giderleri, iş gücü maliyetleri ve küresel rekabetle aynı anda mücadele etmek zorunda kalır.
Sonuçta büyüyen üretim değil, finansman ihtiyacı olur.
Oysa dünya ekonomisine baktığımızda ortak bir gerçek görüyoruz.
Kalıcı refaha ulaşan ülkelerin tamamında güçlü üretim altyapısı, yüksek verimlilik, teknoloji yatırımları, nitelikli eğitim sistemi, hukuki öngörülebilirlik ve mali disiplin ortak paydadır.
Hiçbir ülke yalnızca borçlanarak ya da sıcak para girişleriyle uzun vadeli zenginleşememiştir.
Bir ülkenin en büyük serveti; yer altındaki madenleri, kasasındaki döviz rezervleri ya da borçlanma kapasitesi değildir.
Asıl serveti; üreten çiftçisi, yatırım yapan sanayicisi, risk alan girişimcisi, teknoloji geliştiren mühendisi, değer üreten işçisi ve yetişmiş insan kaynağıdır.
Bunlar zayıflamaya başladığında aslında sadece ekonomi değil, geleceğin rekabet gücü de zayıflamaya başlar.
Peki çözüm nedir?
Kolay değil.
Çünkü önümüzdeki seçeneklerin hiçbiri acısız değildir.
Birinci yol, ekonomide fiyatların ve kurun piyasa gerçekleriyle daha uyumlu şekilde dengelenmesine izin vermektir. Bu süreç kısa vadede oldukça sancılı olabilir. Şirketler zorlanabilir. İflaslar yaşanabilir. İşsizlik artabilir. Toplum önemli maliyetlerle karşı karşıya kalabilir.
İkinci yol ise çok daha zor ama çok daha değerlidir.
Vergi sisteminden kamu maliyesine, eğitimden hukuk sistemine, yatırım ortamından üretim politikalarına, tarımdan sanayiye kadar uzanan kapsamlı ve kararlı yapısal reformları hayata geçirmektir.
Bu yol sabır ister.
Kararlılık ister.
Toplumsal uzlaşı ister.
Ancak kalıcı refahın başka bir yolu da yoktur.
Benim kanaatim odur ki ekonomik sorunları sürekli kısa vadeli çözümlerle ertelemek, gelecekte ödenecek faturayı daha da büyütmektedir.
Belki bugün zaman kazanıyoruz.
Ama zaman kazanmak ile sorun çözmek aynı şey değildir.
Ekonomi de insan vücudu gibidir.
Belirtileri uzun süre baskılayabilirsiniz.
Fakat hastalığı tedavi etmezseniz, bir gün ertelenen bütün sorunlar aynı anda karşınıza çıkar.
Bugün ihtiyacımız olan şey; daha fazla borç değil, daha fazla üretimdir.
Daha fazla sıcak para değil, daha fazla yatırım, teknoloji ve ihracattır.
Daha yüksek tüketim değil, daha yüksek verimliliktir.
Çünkü gerçek refah; borçlanarak değil, üreterek…
Tüketerek değil, katma değer oluşturarak…
Kısa vadeli çözümlerle değil, güçlü kurumlar ve kalıcı reformlarla inşa edilir.
Aksi hâlde, farkına varmadan yavaş yavaş ısınan kazandaki kurbağa gibi, tehlikeyi hissettiğimizde artık çok geç olabilir.