Savaşın en tehlikeli yanı, düşmana benzemektir. Bir süre sonra yöntemler aynılaşır, dil aynılaşır, hatta vicdan bile aynı yerden susmaya başlar.
Savaşın sesi, insanın iç sesini bastırır. Top mermisi düştüğünde sadece binalar yıkılmaz; akıl da yıkılır, vicdan da. O yüzden savaş zamanlarında en zor şey taraf olmak değil, aklı korumaktır.
Bugün Ortadoğu’da olan bitene bakarken herkes bir taraf seçmeye zorlanıyor. Ya “İsrail karşıtı” olacaksın ya da “İran karşıtı.” Oysa mesele bu kadar basit değil. Çünkü savaş dediğimiz şey, iki devletin kavgasından ibaret değil; toplumların hafızasına kazınan, kuşaklar boyunca süren bir travmadır.
Sosyolojide buna “kolektif travma” denir. Bir toplum sadece ölmez; korkmayı öğrenir, nefret etmeyi öğrenir, hatta bazen düşmanını taklit etmeyi öğrenir.
Tam da burada asıl kırılma başlıyor.
Savaşın en tehlikeli yanı, düşmana benzemektir.
Bir süre sonra yöntemler aynılaşır, dil aynılaşır, hatta vicdan bile aynı yerden susmaya başlar.
Hamas’ın yaptığı saldırı sonrası dünya bir anlığına irkildi. Ardından İsrail tüm gücüyle karşılık verdi. Sonuç? Yıkılan şehirler, ölen çocuklar, dağılan hayatlar…
Gazze ne kazandı?
Batı Şeria ne kazandı?
Hiçbir şey.
Çünkü savaş, kazananı olmayan tek denklem.
Ama bu denklemin bir de daha karanlık tarafı var: vekalet savaşları.
İran yıllardır bölgede doğrudan değil, dolaylı savaş yürütüyor. Sosyolojik olarak bu durum “proxy war” yani vekalet savaşı olarak tanımlanır. Devletler, kendi askerini değil, ideolojisini sahaya sürer. Başkalarının kanı üzerinden güç devşirir.
Hizbullah bunun en somut örneklerinden biri.
Aynı şekilde PKK ve uzantılarıyla kurulan ilişkiler de bölgedeki karmaşayı derinleştiren başka bir boyut.
Burada mesele mezhep değil, güç.
Ama mezhep, bu gücün en kullanışlı silahı.
Şii-Sünni gerilimi, aslında politik çıkarların sosyolojik ambalajıdır. İnsanlara kimlik üzerinden savaşmayı öğretirler; çünkü kimlik için savaşan insan, sorgulamayı bırakır.
Peki ya gerçek soru?
Dökülen kan kimin kanı?
Cevap basit: Müslümanların, sivillerin, çocukların…
Ve işin en acı tarafı şu: Bu kan üzerinden herkes bir şey kazanıyor ama o kanı dökülen hiçbir şey kazanmıyor.
İsrail kendi güvenlik söylemini güçlendiriyor.
İran bölgedeki etkisini artırıyor.
Ama Gazze’de bir annenin hayatında ne değişiyor?
Hiçbir şey.
Savaşın bir başka sosyolojik gerçeği daha var: “normalleşme.”
İnsan, her şeye alışır.
Bombaya da alışır, ölüme de, ihanete de…
Bugün insanlar ekran başında savaş izliyor. Sanki bir film sahnesi gibi. Taraf tutuyor, yorum yapıyor, sonra hayatına devam ediyor.
Oysa orada hayat diye bir şey kalmıyor.
Şimdi gelelim en rahatsız edici gerçeğe:
Bazen savaşanlar düşman değildir.
Bazen sadece rol paylaşımı yaparlar.
Biri saldırır, diğeri karşılık verir.
Biri ağlar, diğeri öfkeyi büyütür.
Ama sonuç hep aynıdır: Daha fazla kaos, daha fazla kontrol, daha fazla bağımlılık.
Halklar ise sadece izler… ya da izlediğini sanır.
Kıssadan hisse:
Bir köyde iki güçlü adam sürekli kavga edermiş.
Biri diğerinin koyunlarını çalar, diğeri gidip onun tarlasını yakarmış. Köylüler her seferinde taraf olur, kavga büyür, köy zarar görürmüş.
Bir gün yaşlı bir adam çıkmış demiş ki:
“Bu iki adam hiç aç kaldı mı?”
Köylüler düşünmüş… Hayır.
“Hiç evleri yandı mı?”
Hayır.
“Peki neden kavga ediyorlar?”
Yaşlı adam cevap vermiş:
“Çünkü siz kavga ettikçe onlar zenginleşiyor.”
Son söz:
Savaşta en çok bağıranlar, genelde en az kaybedenlerdir.
En çok ölenler ise hiç konuşamayanlardır.
Ve unutmayın—
Bir savaşta taraf olmak kolaydır.
Ama insan kalabilmek… işte o en zorudur.
27 Mart 2026
Mustafa Temiz