Soruşturma dosyasına giren isimlerin kimlikleri, kamu görevleri ve aralarındaki bağlar incelendiğinde ortaya çıkan şey, yalnızca bir adli süreç değil; bir güç ilişkileri ağı.

Yedi yılı bulan bir kayıp dosyası… Ama ortada yalnızca kayıp bir genç kadın yok. Ortada, adım adım işleyen bir ihmal zinciri, sistematik bir görmezden gelme hali ve en önemlisi, kamu gücünü arkasına alanların hukuku nasıl eğip büktüğünü gösteren ağır bir tablo var.

Gülistan Doku’nun kayboluşu ilk günden itibaren “münferit” bir olay gibi sunulmak istendi. Oysa sahadaki veriler, tanık anlatımları, soruşturmanın seyri ve en kritik noktada dosyaya temas eden isimlerin konumları, bunun sıradan bir vaka olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Bu dosya, Türkiye’de kadın cinayetlerinin ve kayıp vakalarının neden çözülemediğine dair neredeyse ders niteliğinde bir örnek.

Soruşturma dosyasına giren isimlerin kimlikleri, kamu görevleri ve aralarındaki bağlar incelendiğinde ortaya çıkan şey, yalnızca bir adli süreç değil; bir güç ilişkileri ağı.

Bu ağın, daha en başından itibaren soruşturmanın yönünü daralttığı, bazı ihtimallerin özellikle dışarıda bırakıldığı ve kritik delillerin ya görmezden gelindiği ya da etkisiz hale getirildiği yönündeki bulgular göz ardı edilemeyecek kadar somut.

Daha açık konuşmak gerekirse: Bu dosyada mesele yalnızca “yetersiz soruşturma” değil.
Mesele, soruşturmanın belirli bir çerçevenin dışına çıkmasının sistemli biçimde engellenmiş olması. Kamu gücünü temsil eden bazı makamların, bu gücü adaletin tecellisi için değil; gerçeğin üstünü örtmek için kullandığına dair güçlü emareler var.

Bu noktada en kritik soru hâlâ yanıtsız: Neden bu dosya derinleştirilmedi?
Neden bazı isimler hakkında etkin bir inceleme yürütülmedi? Neden yıllardır kamuoyunu tatmin edecek şeffaflıkta bir açıklama yapılmadı?

Cevap, Türkiye’de kadın cinayetlerine ve kayıp vakalarına gösterilen “ihtimamın” gerçekte ne kadar sınırlı olduğunu da ortaya koyuyor.
Siyasi iradenin, kadına yönelik şiddetle mücadelede sergilediği zayıf refleks, bu dosyada daha çıplak bir şekilde görülüyor. Korunması gerekenler korunmuyor; korunması gereken düzen ise, çoğu zaman güçlü olanların lehine işliyor.

Bugün Gülistan Doku dosyası, yalnızca bir genç kadının akıbetini değil; bu ülkede adaletin kimler için, ne ölçüde işlediğini de sorgulatıyor.
Eğer bir dosyada şüphelilerin statüsü, bağlantıları ve nüfuzu soruşturmanın önüne geçiyorsa, orada hukuktan değil, ayrıcalıktan söz edilir.

Ve bu ayrıcalık, yalnızca bir dosyayı karartmaz. Topluma şu mesajı verir: “Güçlüysen, hesap vermezsin.”

Bu yüzden mesele artık yalnızca Gülistan Doku değil. Mesele, bu ülkede kadınların yaşam hakkının gerçekten korunup korunmadığıdır.
Mesele, kamu gücünü kullananların denetlenip denetlenmediğidir. Mesele, adaletin gerçekten bağımsız olup olmadığıdır.

Eğer bu soruların hiçbirine net bir “evet” verilemiyorsa, ortada çözülmemiş bir dosyadan çok daha fazlası var demektir. Bu, doğrudan bir sistem sorunudur.

Ve sistem sorgulanmadıkça, Gülistan Doku gibi dosyalar kapanmaz—sadece üzerleri örtülür.
Bakan değişikliğiyle birlikte bir yerler kurcalanıyor gibi bir hava estiriliyor..
İyi de 23 yıldır bu siyasi iktidar yok muydu?
Konu sadece Gülistan değil ki; Yüzlerce katledilen kadın, vicdanları kanatan yargı kararları görmedik mi? Nerede yaramaz bir adam var ise onunla hergün başka fotoğrafları çıkan bir kabine üyesinin hakkındaki iddiaların hangi birisi takip edildi, peşine düşüldü!
Kendi eşinin şirketinden bakanlığına piyasa değerinin çok üstünde rakamlarla dezenfektan aldığı ortaya çıkan bakan nerede şimdi? Hesap soruldu mu?
Hayır üstüne teşekkür edildi...
Sinmiyor.. Adliyeler dökülüyor. Karar mekanizmasının içindeki o herkese güven veren adalete inanç sarsıldı..
Adliyenin içinde kurulan borsalar, savcıların adliyede kadına ateş etmesi, yenilir yutulur şeyler mi?
Ben düzeleceğine inanmıyorum... Sistemin, bir zihniyetin, iradenin değişmesi şart.. Bu böyle gitmez vesselam...
25 Nisan 2016
Mustafa Temiz